Hayallerim, Delorean ve Sen

1 Ağustos 2015

Oslo

Sıcak yaz günlerinin bunaltıcı sıcağında kışı özleyen, tüyleri diken diken eden soğuk kış havasını özleyenlere gelsin bu ileti. En serininden Oslo fotoğrafları...
Norveç'in başkentinde günler çoğunlukla gri geçiyor; ama güneş yüzünü bulutların ardından gösterdiği ilk anda insanın içine dolan mutluluğun yeri de bir ayrı oluyor. Oslo'yu Postkolik'in Mart sayısı (No: 26) için yazmıştım. Sayıya buradan ulaşabilir ya da tablet veya telefonunuza indirebilir, gezinizi planlamadan önce referans olarak kullanabilirsiniz. Ben bu iletide Oslo'yu çektiğim fotoğrafların şehri kendi dilleriyle anlatmasına fırsat vereceğim. Uzayan boşluğu, soğuk tonları, tasarım detayları, şehrin çok suratlı güzelliğini/çirkinliğini, beklenmedik köşeden hayata sızan renkleri ile bir Oslo fotoğraf albümü; İskandinav cazibesini ve kuzey soğuğunu hissetmeye, keşfetmeye...

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

This post is for those who are dreaming about the cold winter weather in these suffocating summer days: fresh and cool Oslo photographs...
Days in the capital of Norway are mostly gray; but when the sun shows its face behind the clouds, a joyful feeling rushes inside you. Instead of writing a didactic travel post, this time I will allow the photographs to tell you about Oslo, in their own language. Feel the cold colours, notice the expanding spaces, dream about the Oslo days with its multi-faceted being; have a nice cup of coffee and dive into the Scandinavian charm of the city. Are you ready for the northern cold?

23 Temmuz 2015

Kıyıköy

Sıcak bir yaz günündeyiz. Sanki herkes tatilde; bir biz kalmışız şehirde. Beton canımızı sıkmaya başlamış. Tüm günü sıkıntıyla savaşarak geçirmeye gücümüzün kalmadığı bir anda karar veriyoruz; Karadeniz kıyısındaki minik Trakya köyü Kıyıköy'e gideceğiz. Arabayla iki buçuk saat. Çerkezköy'den sahile doğru dönüyoruz; Kıyıköy'den önce adı kulaklarımıza çalınmış kamp yeri Kastro'ya uğruyoruz. Kastro'da yeşilliklerin arasından akan dere denizle birleşiyor; sahilde kumlar incecik.

Kıyıköy bizi Bizans döneminden kalma suruyla karşılıyor. Köye girmek için surdan geçiyoruz.Minik köyün koca bir tarihi var; antik çağlardan beri yuva olmuş insanlara. Köy Pabuç ve Kazan ırmakları arasında yüksek bir tepe üzerinde. Tepeyi rüzgâr yalıyor. İnsanın saçları uçuşuyor. Gülümsetiyor. Irmaklar kavis çizerek denize yanaşıyorlar. Sular dans ediyor Kıyıköy'de. İnsan da o dansın ortasında keyifleniyor. Köy her gün denize uyanıyor, her akşam Poseidon'a iyi geceler diliyor. Manzarası leziz, balıkları enfes, bira-kalamar ikilisiyle uzakları izlemesi şahane.

Kıyıköy tarihten bize miras kalan -fakat değerini bilemediğimiz- Aya Nikola Manastırı'na da ev sahipliği yapıyor. Kayalara oyulmuş manastır, Kapadokya'daki kardeş yapılarına oranla çok daha bakımsız ve hırpalanmış. Tako lakaplı bir bekçi manastırın önünde oturuyor. Birileri mi onu bu göreve atadı yoksa bekçiliği kendisi mi seçti bilinmiyor. Tako manastırda define aranmasından, aranırken zarar verilmesinden korkuyor. Manastır altıncı yüzyıldaki İmparator Jüstinyen dönemine tarihleniyor. Jüstinyen adını güzel buluyorum; kendine has bir ahengi yok mu?

Kıyıköy küçük yerleşke ruhunu koruyor; evlerinin önünü temizleyen ev kadınları, evinin önüne çömelmiş gelen geçeni selamlayan teyzeler, çay evinin önünde vakit geçiren amcaları ile gerçek kalmış bir yere geldiğini hissediyor insan.

21 Mayıs 2015

Starnberger See

Güzel bir Mayıs günü sırt çantalarımızı kapıp Bavyera'nın Starnberg Gölü'ne (Starnberger See) yollandık. Göl kıyısında keyifle yürüdük, Bavyera'nın masal kralı II. Ludwig'in ölü bedeninin bulunduğu göl kıyısına kondurulmuş haçı ziyaret ettik, krala adanmış şapelin önünde dinlendik. Şimdinin ve geçmişin birbirine dokunduğu anlarda canlılığımızın tadını çıkardık.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

A beautiful May day we hit the road. Backpacks on our backs, we went to the Lake Starnberg (Starnberger See), a lake in Bavaria, Germany. We walked joyfully along the coast, visited the wooden cross, where the body of the fairytale king Ludwig II was recovered after a mysterious drowning. We rested in front of the chapel, built to memorialise the King. All in all we enjoyed our liveliness in those precious moments where the present and past touch each other.


18 Mayıs 2015

Avokado | Avocado VII

Selam dostlar! 2015'in ilk avokadosu. Keyfini çıkarın.

------------------------------------------------------------------------------------

Hello friends! First Avocado post of 2015. And for the first time ever in English too. Enjoy! (Find the English text below.)

------------------------------------------------------------------------------------

Avokado 1: Wayward Pines yayınlanmaya başladı! Geçtiğimiz sene Comic Con San Diego'da da çok beklenen dizinin ilk bölümünü ön gösteriminde izleme şansını yakalamış, gösterimin ardından gerçekleşen panelde ise dizi ekibini dinlemiş, bu yeni proje için oldukça heyecanlanmıştım. O zamandan beri Waywad Pines'ın yayın tarihi bilinmez ileri tarihlere atılıyordu. Sonunda şanslı günün 14 mayıs olacağı açıklandı. Fox'un yeni dizisi aynı zamanda M. Night Shyamalan'ın ilk televizyon projesi. Shyamalan'ın adı son dönemlerde hayal kırıklığıyla anılıyor olsa da (evet, The Last Airbender faciasından söz ediyorum) onunla ilişkiledirilen projelerin merak edildiğini reddedemezsiniz. Shyamalan'ın adı dizinin pazarlanmasında rol oynayacaktır; fakat benim bu işe zaman ayıracak olmamın asıl sebebi oyuncuları ve hikâyesi olacak. Hikayenin bağımlılık yaratacağını ve her bölümün sonunda bir diğerini merakla bekleyeceğimizi öngörüyorum. Dizi Blake Crouch'un Pines adlı gerilim romanından uyarlanma. Roman kolay ama sürükleyici bir okumalık vaat ediyor; heyecanlı bir öyküde kendini kaybetmek isteyenler için öneririm. Dizi hakkında daha detaylı bir yazı için Postkolik'in Mayıs sayısına bir bakın derim; Wayward Pines'ı, panelden geriye kalanları ve izlenimleri yazdım.

5 Mayıs 2015

Milano | Milan

Milano, gri kahve şehir. Kendinizi evinizde hissettiren bir yer değil burası. Gördüğüm, hissettiğim şehri yazabilirim sadece - o hisleri de üç kelimeyle özetleyebilirim size: soğuk, şık, mesafeli. Burada soğuğu hava durumuna yapılmış bir yorum olarak almayın. Şehrin görkemli mimarisinin soğuk renk paletinin, geniş caddelerinin ve sokaklarındaki yabancılık hissinin yarattığı, ortama hakim bir soğukluk bu. Tabi yazının en başında belirtmeli, bir şehrin bireyin üzerindeki etkisi tektir; Milano'nun bende bıraktıkları da eşsiz. Başka hiçbir şehir aynı şeyleri hissettirmeyecek. Seyahatin en keyifli yanlarından biri de bu işte: İlk defa tanıştığınız şehir ya da kişi arasında pek fark yok aslında; ikisi de bilinmezliklerle, keşfedileceklerle ve en nihayetinde beğenilecek/beğenilmeyecek bin bir özellikle dolu. Her insan dostunuz olmayacak, her şehrin vazgeçilmez olmayacağı gibi. Bazılarını tanımış olmaktan memnun olacaksınız sadece ve anıları zihninize düştüğünde gülümseyeceksiniz; ama ilişkinizi olduğu yerde bırakacaksınız.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Milan, a grey and brown city. It does not make you feel at home. I can only write the city I see and feel; those feelings can be summarised in three words: cold, elegant, distant. Cold isn’t a comment on the city’s weather. The cold color palette of its magnificent architecture, wide  streets and a feeling of strangeness in its alley ways are the creators of this coldness I talk about. Of course it is important to say here that a city’s influence on an individual is unique – therefore my Milan can’t be compared with another one’s. I love this about travelling: there really isn’t that much of a difference with a city or a person you’ve just met.  Both of them are filled with the unknown, possibilities and eventually with a thousand different faces you may or may not like. Not every person will be your friend and not every city will be indispensable.

29 Nisan 2015

Polarized Imperfection

Merhaba dostlar! 

Geç kalmış bir duyurum var sizlere: Polarized Imperfection! Kendime, Çektiğim mini instax polaroidleri ne yapmalı?, diye sorduğumda başladı her şey. Onları koyduğum kutularda hüzünlü duruyorlardı. Bir süre sonra bu şekilde saklı, gözden ırak tutulmaları haksızlık gibi geldi, dünyan saklamamalıydım onları. Ve benim kusurlu ve güzel polaroidlerimi dünya ile paylaşma vakti geldi. İşte Polarized Imperfection böyle geldi dünyaya. Blogda görebileceğiniz tüm fotoğraflar instax mini 7S kamera ile çekildiler. 
Polarized Imperfection'ı Facebook'tan takip etmek isterseniz buraya tıklayın.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Hi there friends!

I've got an announcement to make: There is a new cute little blog of mine called Polarized Imperfection! Everything started when I asked myself "What to do with all these mini instax photos I take?". They seemed rather sad in the boxes I've put them; to keep them safe and to keep them mine. After a while it seemed unjust to hide them away from the world. So it was time to share my imperfect and beautiful polaroids with the world. Hence came the polaroid photography blog Polarized Imperfection to life.
To follow Polarized Imperfection on Facebook click here.

    



28 Nisan 2015

Bled

Geçen sene bu zamanlarda Slovenya'daki ufak bir kentte, Bled'deydim. Bled, ismini aldığı gölün etrafında kurulu. Buz devrinden kalma göl ve çevresi yeşil severlerin cenneti. Orta çağdan kalma, göle bakan kaleden enfes bir manzara karşılıyor insanı. Bizim gittiğimiz gün hava yağmurlu ve pusluydu. Gölün üzerine düşen o gündüz karanlığı daha bir gizemli kılıyordu bu cennet köşesini. Kara bulutlar agresif gözükmüyorlardı. Sonra kimse bizim tarafımıza bakmazken kulağımıza fısıldayacakları bir sırları varmış gibi asılıydılar gökyüzünde. Her şey belli bir uyum içindeydi. İlerde zar zor görülen dağların sisli siluetleri eşliğinde oluştu Bled ile dostluğumuz.
Bir kayık kiralayıp gölün temiz sularında ufak bir yolculuğa çıkın. Gölün ortasında duran ve büyüleyici fotoğraflarda baş rolü üstlenen minik adanın üzerindeki kiliseye uğrayın. Bled'in sembollerinden biri hâline gelmiş bir çeşit kremalı pasta olan kremna rezina adlı tatlının tadına bakın.
Aşağıda bu güzelim yerden fotoğraflar bulacaksınız. Son iki fotoğraf ise Bled'in yakınında yer alan Savica Şelale'sinden (Slap Savica).

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Last year around April I was in a small town called Bled in Slovenia. The town is settled next to Lake Bled, a glacial lake. Bled and its surroundings are just heavenly. The Bled Castle from medieval times oversees the lake from above and the view from the castle fascinates. When we were there it was rainy and misty. Daytime darkness ruled over the lake and made the whole view mysterious. Dark clouds didn't look angry, it was as if they had a secret to tell. A secret to be whispered in our ears only when nobody is looking. Everything seemed somewhat in harmony. Bled and I became friends with accompanying breathtaking views of the misty silhouettes of the mountains.
Rent a boat and go for a journey in tha lake. Stop by the beautiful church which stands on a small island in the middle of the lake. Try the famous cream cake kremna rezina, a Bled symbol and a delicious treat for all.
Below you'll find photographs from Bled. The last two belongs to the Savica Waterfall nearby Bled.

2 Nisan 2015

Postkolik

Merhaba dostlar! Baharı hissediyor musunuz? Tomurcuklanan ağaçlar, kuşların sesleri, teni tatlı tatlı ısıtmaya başlayan güneş beni mutlu ediyor. Yazılarımda seçtiğim kelimelerin bile çiçeklendiğini hissediyorum. Bahar tam anlamıyla bir canlanma, kendini yeniden yaratma ve gülümseme zamanı. Yenilenmeden söz ediyorken birtakım yeniliklerin haberlerini verelim: Postkolik.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...